Sabah uyanıyorlar, ama bir yere ait hissetmeden. Bir işe giriyorlar, ama o işin yarın devam edip etmeyeceğini bilmiyorlar. Kira ödüyorlar, ama bir ev sahibi olma ihtimalini artık hayal bile edemiyorlar.
Türkiye’de genç olmak artık sadece bir “geçiş dönemi” değil kalıcı bir sıkışmışlık hali. Üniversite mezunu olup kuryelik yapanlar, diplomayı çekmeceye kaldırıp freelance iş kovalayanlar, aynı anda üç işte çalışıp yine de ay sonunu getiremeyenler… Ve en önemlisi: Ne olursa olsun yukarı çıkamayacağını hisseden bir kuşak.
Bu tablo sadece Türkiye’ye özgü değil. Ama Türkiye’de çok daha keskin, daha hızlı ve daha acı yaşanıyor. Tam da bu kırılmayı anlamak için İngiliz ekonomist Guy Standing yıllardır aynı kavrama işaret ediyor: Prekarya. Yani sürekli iş güvencesinden yoksun, düşük ücretli, yarı zamanlı, proje bazlı veya kayıt dışı işlerde çalışan yeni sosyal sınıf.
Uzun yıllar Uluslararası Çalışma Örgütü’nde (ILO) çalışan Standing’e göre bu, klasik işçi sınıfından farklı yeni bir toplumsal yapı. Bir başka deyişle güvencesiz, borçlu, hakları aşınmış ve sürekli belirsizlik içinde yaşayan milyonlar.
Standing’in “Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf” kitabıyla literatüre giren bu kavram, bugün özellikle Z Kuşağı’nı tanımlamak için kullanılıyor.
Ve mesele sadece ekonomi değil. Bu, bir kimlik krizi. Bir gelecek krizi. Ve giderek bir siyaset krizine dönüşen derin bir kırılma. “Genç yetişkinlerin büyük çoğunluğu güvencesiz, borç içinde ve belirsizlikle yaşayacak” diyor Standing. Ve bu cümle bir öngörüden çok, bugünün fotoğrafı gibi.
“Prekarya” dediğiniz şey artık teorik bir kavram mı, yoksa Z Kuşağı’nın yaşadığı somut bir gerçeklik mi? Yeni kuşak bu sınıfın omurgasını mı oluşturuyor?
Küreselleşmiş rantiyeci kapitalizm çağında yaşıyoruz. Bu sistemde gelir, servet ve güç giderek daha fazla plütokrasiye ve elitlere, yani mülkiyetin (fiziksel, fikri ve finansal) asıl sahiplerine akıyor. Bu bağlamda prekarya, neredeyse tamamen emek gelirine bağımlı olan yeni kitlesel işçi sınıfıdır.
Prekarya her yaştan insanı kapsıyor, ancak her yeni kuşağın bir öncekine göre bu sınıfa girme ihtimali daha yüksek. Prekarya üç boyutta tanımlanır: üretim ilişkileri (çalışma biçimleri), dağıtım ilişkileri (gelir ve sömürü biçimleri) ve devletle kurulan ilişkiler (haklar ve fiili erişim).
Bu şu anlama geliyor: Genç yetişkinlerin büyük çoğunluğu istikrarsız ve güvencesiz işlerle karşı karşıya kalacak, düşük ve dalgalı ücretler alacak, çoğu zaman sosyal haklardan yoksun olacak, sürekli borç içinde yaşayacak ve önceki kuşakların mücadeleyle kazandığı sosyal ve ekonomik hakları kaybedecek.
Gençler artık sadece işsiz değil; sürekli meşgul ama güvencesiz. Bu “bitmeyen çalışma hali” hayatın yönünü nasıl değiştiriyor?
Sorun sadece güvencesiz istihdam değil. Bu kapitalizmin başından beri var. Asıl mesele, bu güvencesizliğin “emek için yapılan ama ücretlendirilmeyen işler” ile birleşmesi. Buna sürekli iş arama ve sürekli yeniden eğitim de dâhil.
Ayrıca artık bir meslek kimliği ve kariyer hattı yok. İnsanlar “bir şey olma” duygusunu kaybediyor.
Borç, stres ve belirsizlik… Bu tablo gençleri siyasetten uzaklaştırıyor mu, yoksa tam tersine yeni bir öfke ve hareket mi yaratıyor?
“Belirsizlik Çağında Kontrolü Ele Almak” alt başlıklı kitabımda bu konuyu ele aldım. Özellikle gençler, ama genel olarak prekarya içindeki herkes kronik belirsizlikle yaşıyor. Bu, “bilinmeyen bilinmezlerle” yüzleşmek demek. Ne şoklara dayanacak sağlamlıkları var ne de toparlanacak dirençleri. Bunun sonucu borç, stres ve artan hastalıklar.
Bu durum umutsuzluk ve anomi yaratabilir. Ancak aynı zamanda prekaryanın “kendisi için bir sınıf” haline geldiğini de görüyoruz. Yani insanlar bunun kişisel bir başarısızlık değil, sistemin sonucu olduğunu fark ediyor. Bu farkındalık yayıldıkça politik hareketler de ortaya çıkıyor.
Evrensel temel gelir sıkça tartışılıyor. Bu sistem gerçekten gençleri bu güvencesizlikten çıkarabilir mi, yoksa sadece geçici bir pansuman mı?
Temel gelir üzerine onlarca yıldır çalışıyorum ve çeşitli ülkelerde pilot uygulamalarda yer aldım. Temel gelir bir ekonomik hak olarak savunulmalı çünkü bu bir adalet meselesidir; hem toplumsal hem ekolojik adalet. Aynı zamanda üç tür özgürlüğü güçlendirir. “Hayır diyebilme” özgürlüğü, ahlaki özgürlük ve hesap vermez güçlerden korunma. Temel gelir bir sihirli çözüm değildir ama 21. yüzyılın ilerici politikalarının bir parçası olmak zorundadır.
Araştırmalar özellikle gençlerin özellikle genç kadınların ve kırılgan grupların en çok fayda sağladığını gösteriyor. Ayrıca bu sistem insanların daha az değil daha çok çalışmasına yol açıyor. Ama bu çalışma, insanların yapmak istediği işlere yönelmesini sağlıyor. Bir başka önemli nokta da şu: Temel gelir toplumda hoşgörüyü ve dayanışmayı artırır. Çünkü kronik güvencesizlik insanları korku siyaseti yapan popülistlere yöneltiyor. ABD ve Avrupa’daki demagogların yükselişi iki eğilimin sonucu: Artan güvencesizlik ve borç. Eğitim sisteminin kültür ve etik yerine sadece iş arayan bireyler üretmesi. Bu, yeni kitabımın temel uyarısıdır: Eğitimi yeniden özgürleştirici bir alan haline getirmeliyiz.